SineHafıza: Tıklayın.
0 yorum, Ocak 17, 2012
SineHafıza: Tıklayın.
0 yorum, Ocak 17, 2012

Her şehrin ayrı bir müziği vardır; kiminin notaları sergüzeşt eder insanı, kiminin sözleri hüzünlere gark eder. Kimisi içimizin derin kuyularında sakladıklarımıza dokunuverir, acıtır uzaklarımızı, bir diğerininki yüreğimize umut tohumları eker. Mostar ise öyle bir şehirki; onu anlatmaya sözcükler, hissetmeye bakışlar yetmiyor; ruhsuz, soluksuz kaldırımlarına sinmiş anıların rüzgarıyla gelen direniş, aşk, hüzün kokusu başka hiçbir yerde bulunmuyor. Bir zamanlar ölü adamların, kadınların sere serpe uzandığı sokakların her adımında ayrı bir hikaye yaşıyor şimdi. Taşıdığı nice farklı kültüre, dine, dile rağmen; kentin tüm öykülerinin kalbi aynı yerde atıyor oysa: Evliya Çelebi’nin deyimiyle Cennetin Gökkuşağı; Mostar Köprüsü’nde.
Öyle bir köprüki iki ayrı medeniyetin arasında olanca gücüyle dikilen, zarafetiyle insanı büyüleyen; buram buram tarih akıtan herbir tarafına; aşkını kanıtlamak isteyen delikanlılara, onların coşkuyla söyledikleri sevdalinkalara, ötekileştirilmeye çalışılan, aralarına sınırlar konulan insanların inatçı huzuruna, kuşların uğultusuna, balıkların saf, tertemiz Neretva’da süzülüşüne tanık olan… Bir köprüki Osmanlı Devleti’nin bir arada yaşama ve yaşatma arzusunu yıl yıl eskitmeden, avucunun içinde bırakmamacasına tuttuğu her renkten nice parmakla barışa, sevgiye, birliğe güneş olan! Ve bir köprüki; sevgisiz ellerin bıraktığı bir bombayla ışığına karanlık, hatıralarına kan bulaşan, kardeşliğine gölge düşen halkını buluşturamamanın hüznüyle Neretva’nın derinliklerinde gömülü kalan…
Bizim bile ulaşamadığımız zaaflarımıza kök salmış, içimizin; kötülüğün giremediği sevgi dolu odacıklarını ele geçirmiş oysa, kendinin bile haberi olmadan. Barıştan koca bir yorgan yapmış tüm medeniyetlere; huzurdan örmüş ilmekleri ve umutla bağlamış düğümleri. Mostar’ın delik deşik olmuş ruhuna, ateş alan yaşanmışlıklarına, şehre biraz olsun renk verebilmek için pencerelerinin önüne koydukları sardunyalardan başkasına içini dökemeyen insanına rağmen; yüzyıllar boyunca inşa ettiği bütün o hisler, dünyayı sadece seyretmekten, eylemsizlikten alıkoydu böylece: Kendinden farklı olana yapılan zulme, duyulan hoşgörüsüzlüğe karşı; birçok ülke işbirliği ile Haç ile Hilal’i yeniden buluşturdu; köprü; doğuyla batı arasında yeniden, parıl parıl parıldayan bir gerdanlık oldu.
Ben; yolların özgürlüğüne, insanların kardeşliğine, farklılıkların güzelliğine inanan; daha görmeden Mostar Köprüsü’nü, onun duvarlarında taşıdıklarına tezat sükunetini en içinde duyumsayan! Nabzı yavaşlayan dünya için, insanlık için duyduğu inançsızlığı Neretva’nın dingin sularına bırakmak arzusuyla yanıp tutuşan; sözcüklerden daha çok konuşan, insanlardan daha çok soluk alan bu köprünün; farklı ellerin ördüğü duvarlarına dokunmak, taşlarının fısıltılarını dinlemek, anlattıklarını unutmadan, geleceğe umut dolu bakmak isteyen; asırların nasırlara iyi geleceğini en iyi bu kentten öğrenen! Biliyorum ki bir zamanlar “Mostar Köprüsü çökmüş / Neretva ne kadar üzgün kim bilir” diyen Bulutsuzluk Özlemi şimdi nehrin heyecanlı sevincini paylaşıyor ve tekrar ediyor usanmadan: “Ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun Mostar! Yaşadıkça yaşatacakların var.” Yine biliyorum ki her sokakta ayrı bir tat arayan, bambaşka kokulara, renklere, hikayelere sevdalı olan bana; ondan gayrı hiçbir yer gösteremez tarihin biri kara diğeri ak iki yüzünü; aydınlığın galibiyetini hiçbir şehir böylesine yoğun hissettiremez. Bu yüzden; yolda olmanın; durmadan, sürekli yolda olmanın; her adımda öğrenmenin, paylaşmanın keyfini çıkarmanın hevesiyle kurduğum hayallerin en güzidesi, en vazgeçilmezi; içinde Mimar Sinan’ın çırağı Hayrettin’in şaheseri Mostar’ı barındıran. Bu şehrin sokaklarında yürümenin, nehrini dinleyerek uykuya dalmanın, küllerinden yeniden doğan; yorgun olduğu kadar güçlü görünen köprüsüyle dertleşmenin hayalidir; umutlarımı tükenmez, heyecanımı sönmez yapan.
İşte böylesine delişmen ruhlu bir köprü Mostar; hüznü de, coşkuyu da bir başka yaşatan; iyileşmek için dirense de kabuklarının altından kanayan yaralarını titrek elleriyle saramayan bir halkın huzuruna ön ayak olan. Şimdi; savaşın, düşmanlığın mürekkebinden bir çizgi olsa da kenti ikiye ayıran; zamanla Neretva’nın sularıyla yıkanacak tüm sokaklar; damlalar Biscevica ismindeki Türk Evleri’nin, Bilagay Tekkesi’nin pencerelerinden süzülecek; Mimar Sinan’ın güzel eseri Karagöz Bey Camii’den yükselen ezan sesi, kiliselerin çan seslerine karışacak; şehir; eskisi gibi aşk, dünya barış kokacak…
1 yorum, Ekim 1, 2011
içinde biriktirdiği geceleri akıtamazdı sokak aralarına
sürgün ederdi katrandan acılarını birkaç kağıt parçasına
bazen kalemi tutulur kalırdı parmağında
öğrenmişti zamanla: kelimeler de solur, kelimeler de yorulurdu
yazarken kalabalıklarla dolup taşan ruhu
içindekileri dökemezse yalnızlığında boğulurdu
3 yorum, Eylül 29, 2011
Dünyayı giyinmişti o; hem derin, hem katı, hem de dağınıktı; maskeler kullanmadan değişebiliyor, savaşabildiği gibi sevişebiliyordu da hayatla. Mutluluklarında karaydı, acılarında hava. Silemezdi zaman bu yüzden suretindeki gamzeleri, üzüntüsü ise dağılıverirdi nabzının tek atışında. Ve denizdi aşklarında; çünkü her renkten katmanı barındırırdı deniz, sert çakıl taşlarını ve yumuşak yosunları bir arada yaşatırdı, sonsuzdu, uzanırdı ufka doğru, hayallerinin ağırlığınca.
Ölüme direnen bir şeyler saklıyordu sanki içinin deriiin kuyularında. Taşıyamayacağı hikayeleri almamıştı omuzlarına; ne geçmiş ne de gelecek yer ederdi hafızasında. Şimdiyi şimdide yaşar; şarkılara gerçeklerini, gerçeklerine hayallerini, hayallerine sevinçlerini katardı. Ruhunun penceresi gözleriydi. Daima ışıldayan, gülen gözleri.
4 yorum, Eylül 27, 2011
piyonlar yürür atlar l’ler çizer
filler çapraz kaleler düz gider
sınırlar kesindir bellidir yaşanacak kareler
yapmayın! der şah, özgürdür hamleler
sola mı sağa mı, kendin karar ver
.
piyonlar ölür atlar ölür
vezir devrilir kaleler yıkılıverir
bırakıp yitenleri bir kenara, devam ederken kalanlarla
her hamleyle ileri sürdük sanarız hayatı biraz daha, biraz daha
sonra mat! der biri yanıbaşımızda
atılırken sahanın kenarına bir çırpıda
son kez döner bakarız ardımıza:
satranç tahtası kıpırtısız
satranç tahtası aynı
biz olsak da
olmasak da
2 yorum, Kasım 24, 2010
gerçek sancıladığında içini
okşadığında düşlerini üryan bir merak eli
mısralarını kaybetmiş bir şiir gibi
toplamak istersin dizelerini hani
sen buldukça düşer kuklalar iplerinden, tek tek
katlanamazsın kendi sesine bile
aramaya devam edersin yine de
için uçurumlara ayrılır
gözlerin paslanır
gündüzler kıvrandıkça geceler yaralanır
ayıklayamaz olursun yalnızlığı zamandan
zamanı acılardan
dudakların zehir olur
bakışların isyan
geriye hep tek soru kalır bir türlü cevaplanamayan
bilmek midir bilmemek mi bizi özgür kılan
1 yorum, Ekim 24, 2010
biz ki sancılı cümlelerin kaçak özneleri
biz ki yaralı yamalı birer uçurtma
iplerimiz sarılı başka hayatların boynuna
gölgemiz tedirgin, masumiyetimiz eğreti, özgürlüğümüz kelepçeli
bizki birilerinin ışığına mülteci
.
neden sonra gökyüzü girdi kanımıza
kucakladık düş dolu bulutları
sandık ki boyarız kırmızıya yeşile uçurumları
sandık ki kanatsız da uçarız
gözlerimizde sönen şiirleri yeniden yakarız
.
sığındık içimizin çürümeye yüz tutmuş boşluklarına
kaçtık
.
sürgün edip kendimizi masallara
dönemedik bir türlü gerçeğin sert dalgalı kıyılarına
bilseniz her masal içimizde apayrı bir yara
herbiri bir derin uçurum bakışlarımızda
oysa ne kulaçlar atacaktık deniz kızlarıyla hayaller deryasında
dalıp uykuya huzurla
kurtarıcımızı bekleyecektik zamansızlıkta
1 yorum, Ekim 17, 2010
hatırlıyor musun
ne çok düş terletirdik mum alazında
geceye vahşice geçirip tırnaklarımızı
en parlak yıldızı arardık ufukta
bulunca vakit kaybetmeden asılır yıldızın köşelerine
mendiller bağlardık zamanın dilek ağacına
hatırlıyorsun değil mi
nasıl da inanırdık geleceğin aydınlığına
.
şimdi kaldırıp başımı bakıyorum da
mavinin verniği dökülmüş yitmiş yıldızlar
kirlenmiş beyazı ayın solmuş renkleri gökkuşağının
birileri gökyüzüne yalnızlığı giydirmiş
hiçbir şey eskisi gibi değil artık
biz bile
.
kaç kere söyledim bu şehir kan kaybediyor diye
hüznün dizginleri kimin elinde
biliyordum, biliyordum hasret kuşları söylemişti önceden
kırmızı sarı yeşil pembe
hepsi birer birer ölecekti sevgisizlikten
.
bak zaman bile ağlıyor şimdi kirli gözyaşlarıyla
kanlı avuçlarında kırık parçaları hayatımızın
devrilmiş kimsesizliğin ıssız boşluğuna
üşüyen yalnızlığını örtmeye çalışıyor
mendillerden yama yaptığı ıslak yorganıyla
2 yorum, Ağustos 28, 2010
sadece mutluluklarımız sona erdiğinde ağlamayız
acılarımız son bulunca da akar gözyaşımız
çünkü doğar, büyür ve kök salar acılar kalbimizin herbir odacığına
yerleşir kalır içimizin en mahrem en derin kuyularında
bizimle beraber büyüdüklerini sanarız ya
bizi büyüten onlardır aslında
.
en güçlü yerlerimizdir zaaflarımız
hepsini saklar herkesten saklanırız
içimize bakıp çürüklerimize bir türlü dokunamayız
halbuki zaaflarımız, kendi ellerimizle ördüğümüz o yıkılmaz duvarlarımız
mutluluklarımızdan daha içten dostumuz acılarımız
gün gelir ayrılınca yollarımız
son kez hıçkıra hıçkıra ağlarız
çünkü mutluluklarımızdan daha içten dostumuz acılarımız
.
yanıbaşımızda oldukları kara günlerin hatrına
örteriz üzerlerini birkaç karış toprakla
bembeyaz bir taş dikeriz sonra mezarlarının başına
biliriz ki bitmeyecek
yaşadığımız müddetçe acılar mezarlığına hep bir yenisi eklenecek
hepsi bir önceki gibi yaşayıp ölecek
kendileri gitse de gölgelerini bırakacaklar artlarında
asılıp iplerden birine tüm gücümüzle
ineceğiz eskimiş kuyulara arada
iç geçireceğiz uzun uzun mezar başlarında
her ziyarette olgunlaşacağız biraz daha, biraz daha
indikçe iyileşecek yaralarımız
indikçe kısalacak dibi görünmeyen kuyularımız
çünkü mutluluklarımızdan daha içten dostumuz acılarımız
2 yorum, Ağustos 7, 2010
Yalanlar, kalanlar için. Onlar, tesadüflerden köprüler yapıp bağlıyorlar anıları birbirine ve kader diyorlar inşa ettiklerine. Gidenlerse, gerçeğin kalbinin attığı yerde…
Yine gösteri sonrası, yine aynı meyhane, yine aynı adamlar. Göbekli, kirli sakallı, sarı dişli, pasaklı adamlar. Cevapları duymak istemediklerinden soruları soramayan korkak adamlar. Çirkin kahkahalarla yine para sayıyorlar. Gülüyor Rayce onlarla birlikte, hıçkırıklarını ancak böyle saklayabilir çünkü, hırçınlıklarını ancak böyle kapatabilir. Onlarla, onlar gibi olarak. Kendini hiçe sayarak.
Kahkahalarıyla gözyaşları birbirine karışırken, kan kaybetmiş umutları düşüyor kadehinin içine.
Bir duble daha, bir duble daha!
*
Yaşamla ölümü ayıran incecik bir çizgi var, bazıları ona basmaya bile cesaret edemezken, bazıları ayaklarını sarkıtıp öbür tarafa, tepeden bakıyor hayatına.
Her gece yerden metrelerce yüksekte bir ipin üzerinde dans ederdi Rayce, yapacağı en ufak bir hatanın hayatına mal olacağını bile bile. Küçük yaşlardan itibaren, tüm kardeşleri gibi böyle yetiştirilmişti; illüzyonlar, akrobatik hareketler öğrenerek. Başlarda her şey güzeldi, kanayan dizinden ya da kırılan kolundan başka derdi yoktu. Tek yapması gereken ona gösterilenleri öğrenmek ve iyi bir cambaz olmaktı. Çevresindeki herkes böyle yapıyordu, belki de bu yüzden neden böyle yaşaması gerektiğini hiç sorgulamadı. Çalıştı ve gerçekten de ondan beklendiği gibi mükemmel bir cambaz oldu. İnsanları şaşırtan, eğlendiren; ama bundan öteye geçemeyen mükemmel bir cambaz.

Sonra sonra hayatının anlamsızlığını fark etmeye başladı. Sıradan bir sirk dansçısıydı ve amaçsızdı. Onunla ilgili olan kararların tekini bile kendisi almamıştı. Sanki öyle olmak zorunda olduğu için öyleydi, ya da herkes öyle olduğu için. Herkesin davrandığı gibi davranmalı, hissettiği gibi hissetmeli, sıradan; hayır hayır, normal olmalıydı. Yapması gerekeni yapmalıydı, fazlasına ne gerek vardı? Ondan beklenen şekilde yaşayacak, beklenen şekilde ölecekti. Herkes için en iyisi buydu. O hariç herkes için.
İnsanlara gülüşlerini satıp para kazanıyordu, evet, yaptığı şeyin adı tam olarak buydu. Artık bütün yaptıklarını geride bırakıp yeni anlamlar keşfetmek istiyordu, hala hissedebilmesi için buna ihtiyacı vardı. Ama bir yanı, bunları dile getirirse olacakları seziyor, susması için ona yalvarıyordu. Çevresindeki insanların yıllardır koruduğu huzuru o mu bozacaktı?
Peki ya onun huzuru isyanında yatıyorsa ne olacaktı?
*
Mühür mü vurmalıydı acıttığı yerde diline, direnmeli miydi yoksa her şeye rağmen doğru bildiklerine?
Anlamıyordu, anlayamıyordu bir türlü Rayce. Sadece o muydu içinde onunla hesaplaşan binlerce adam yaşayan? O muydu bir tek anlamsızlıklardan anlamlar yaratmaya çalışan, başkalarının hayatını yaşadığını anlayan?
Sonunda, o ana kadar hep ailesi için yaşadığına, bundan sonra kendi yolunu kendi çizmesi gerektiğine karar verdi. Cesaretini toplayacak ve konuşacaktı hepsiyle, teker teker nedenlerini anlatarak. Zorlanmış zamanlar yaşamayacaktı, yapabilirdi, biliyordu…
*
O gün geldiğinde onların hayatını yaşadığınızı suratlarına haykırmak hayatınızı size geri vermeyecek. Bu yüzden an’larınıza sahip çıkın, zamanı onlar oluştururlar.
Tüm cesaretini toplamış, ona dikilen onlarca keskin gözü görmemeye çalışarak düşüncelerini açıklamıştı, gerekçeleriyle. * Bu sirk, yarattığınız dünya gerçekten güzel ama sorun inandıklarınız değil… Onlara inanma şekliniz. Kendimi sizin hayatınızı yaşıyor gibi hissediyorum ve bunu daha fazla sürdüremeyeceğim. * Konuştukça açılır gibiydi, tahmin ettiği kadar zor olmamıştı. Bitirdiğinde kafasını kaldırdı ve tepkilerini ölçmeye çalıştı, acaba ne diyeceklerdi?
Masadan yüksek sesli kahkahalar yükseldi, Rayce’in nedenini anlamadığı bir şekilde içinde uzak bir yeri çok acıtan kahkahalar. Babası, amcası, abisi ve ona en yakın olabilecek insanlar, tam karşısında oturmuş, söylediklerine pis dişlerle sırıtıyor, tek kelimesini bile ciddiye almıyor gibi davranıyorlardı.
Neden sonra konuşmaya başladılar, ses tonlarında rahatsız edici bir şeyler vardı. * Seni bu hale getirmek için yatırım yapan bizleriz, böyle bir kararı sen veremezsin. Direneceksen bedelini ödersin. *
*
Kaybedecek bir şeyi olmayanların canı yanmaz. Uğruna savaşacak değerleri olmayan insanlar, başkalarının değerlerine karşı savaşırlar.
Boşluk. An be an büyüyen, içinin en derin, en izbe kuyularına kök salan, artık benliğinin bir parçası haline gelmiş o derin boşluk. Evet, mutluluklarını emen buydu, acılarını olduğu kadar. Bir şeyler hissedebiliyordu ancak hislerini tanımlayamıyordu bile; dokunmak istediği hayalleri gibiydi daha çok bunlar, görebildiği kadar gerçek, duyumsayamadığı kadar yalan. Hepsi havadaydı, onun değillerdi, sadece sonsuzlukta süzülüyor ve yalancı duygular yaratıyorlardı kendilerinden.
Duyduğu sahte gerçek tüm hisleri içinde oluşan kara delik yutuyor gibiydi. Hüzün, neşe, sevgi, nefret… Neye benzediklerini bile hatırlamıyordu, artık herbirinin yerinde koca bir boşluk vardı, kara, çirkin bir boşluk. İçini acıtan şeylere saatlerce ağlayabildiği günlerini özlüyordu. En azından kaybedecekleri vardı o zaman, kaybetmemek uğruna savaşabilecekleri.
Oysa şimdi; kazanamayacağını baştan kabul edip yine de girdiği savaşlardan birinde gibiydi. Nefes alabilmek için siperindeydi ve birkaç karış üstünden geçen kurşunlar onu eskisi gibi etkilemiyordu. Etrafındaki tüm gürültüye, kaosa rağmen o orada, hiçbir şeyin içinde olmadan oturuyor, sadece soluyordu.
Bu kadarı bazıları için yeterliydi. Ama Rayce… böyle yaşamayı kendine yedirebilen adamlardan değildi.
*
Ah, sirkin mutsuz cambazı! Etrafında parıltılı yıldız tozları, elinde kalan sadece gerçeğin silik kalıntıları…
Rutubet kokan duvarlar, gıcırdayan zemin, üzerinde sigara söndürme izleri olan eski bir çarşafla örtülü bir yer yatağı, yer yer koyulaşmış ahşaptan bir sandalye ile bir dolap. İşte hayatının geçtiği oda. Oldukça dar, uzun zamandır temizlenmemiş ve kötü kokulu. Bir penceresi bile yok. Ne güneş, ne hava girebiliyor içeriye. Halbuki o kadar çok anıyı taşıyor, o kadar çok şey biliyor ki, değerli. Sahibinin kalan tüm vaktini orada geçireceği kadar değerli.
Gösteriye dakikalar kalmıştı ve Rayce odasının içinde gergin bir şekilde volta atıyordu, sanki ilk kez ipin üzerinde yürüyecekmiş gibi. Halbuki o incecik çizgide dans ederken ölüme göz kırpmak en iyi yaptığı işti.
Neden sonra adını duydu, sıra ondaydı. Derin bir nefes aldı ve kendini sahneye attı.
*
Bazen özgürlük çizginin öbür tarafında yer alır. Böyle zamanlarda onu seçmek, ölmek demektir.
Cumartesi gecesi. O gün haftanın büyük gösterisi yapıldığından salon tıklım tıklım dolardı. Yüzlerce insana uç boyutlardaki özgürlüğün tehlikesini gösterirdi Rayce keskin dansıyla. Koca çadırda çıt çıkmazdı. Aslında Rayce her zaman hissederdi ki, orada bulunan her insan, havada her şeyden sıyrılarak görünmeyen bir ipin üzerinde uçan adamın düştüğünü görmek isterdi. Nefeslerini tutar, heyecanla o anı beklerdi herbiri. Neden mi? Çünkü hiçbiri yeterince özgür değildi…
Seyircinin çoğu aynıydı, defalarca izledikleri gösteriyi bir kez daha izlemeye, bir kez daha soluklarını tutmaya gelmişlerdi. Rayce onları selamladıktan sonra kıvrak bir hareketle ipe tırmanmaya başladı.
Bu seferki daha tehlikeli bir gösteri gibiydi, neredeyse her harekette kalabalığın sesi yükseliyordu. Heyecanın doruğa ulaştığı noktada, kaygan ipin üzerinde dengede duran ayaklarını serbest bıraktı.
Sonunda onu özgür kılan noktada, çizginin öbür tarafındaydı.
5 yorum, Temmuz 23, 2010